13 Eylül 2015 Pazar

Tazza 1-2 Film Yorumu ve Replikleri



Bir taşla iki Tazza(Zirve) vurmaya geldim. 

İlk hedefim Tazza: The High Rollers(Yüksek Makaralar). 
2006 yılında yayınlanan bu film, gişelerin altını üstüne getirip bir çok ödülü de beraberinde cebe indirmiş karizmatik ve zengin bir film.

27 Ağustos 2015 Perşembe

Attack on Titan Film Yorumu


Uyarlama bir filmle geldim sevgili okur.
Attack On Titan animesinin sinema perdesine yansıtıldığı izlenebiliritesi bayağı yüksek bir film. 

Anime serisini izlemediğim için gayet sakin bir film önerisi olacak. Eğer seriyi önceden izlemiş olsaydım büyük ihtimalle müptelası da olacaktım ve müptelası olduğum için uyarlamasının yapılmasını hoş karşılamayacaktım. Ön yargım yüzünden film versiyonunu doğru düzgün seyredemeyecektim. Çünkü ciddi anlamda uyarlama karşıtı bir izleyiciyim. Aslında Attack On Titan'ın anime serisi de mangasından uyarlanmış. Belki de uyarlamalara dış kapının mandalı muamelesi yapmamak lazım.

Film hakkında söylenebilecek pek fazla bir şey yok. Senaryosu hakkında konuşacak olsam ağzımdan çıkan her kelime en spoiler haline bürünür. Filmin ismine yoğunlaşın desem en kestirme yolu seçmiş olurum. 
"Titana Saldırı"
Bana kalırsa bu isim yedirebileceği en ağır spoileri yedirmiş. Belli olduğu gibi ortada gerçeküstü varlık olan titan var ve yine belli olduğu gibi saldırı maldırı var. Kan var aksiyon var dram var, var anam var. -Filmler hakkında ufacık bir bilgiye dahi spoiler muamelesi yaptığım doğrudur-

Eren karakterini canlandıran Haruma Miura'yı ayakta alkışladım. Eren olabilmek her yiğidin harcı değil canlandırdığı karakterin hakkını fazlasıyla verdiğini düşünüyorum. Ve belirtmeden geçemeyeceğim: Haruma bey abi karizmatik olma konusunu abartmış bir anime karakteri gibiydi gözlerimi kamaştırdı. Maşallah abime!

Mizuki karakterini canladıran bacımız, adı yıllardır Bigbang grubunun lideri G Dragon'nun yanında anılan Kiko Mizuhara. Gerçi aldığım son duyumlara göre kumrularımız ayrılmış. Haberin ne kadarı doğru bilemiyorum, şirket ilişkilerini onaylamadığı gibi ayrılık konusunda da konuşmayacağını belirtti. Çok şüpheli bir durum. Neyse konuyu dağıtmayayım eğer dağıtırsam ayrılık haberinin verdiği mutlulukla buraları festival alanına çevirebilirim. ÇÜNKÜ G DRAGON SADECE BENİM

Kiko ultra güzel olduğu kadar oyunculuk konusunda oldukça yetenekli. Şahsen Mizuki karakterine bayağı yakıştığını düşünüyorum. Daha da abartıp Mizuki'ye harbiden bayıldım diyebilirim.

Film çekim kalitesi bakımından Hollywood filmlerinin verdiği keyfi vermedi ama Japonlar da bu konuda en az Amerikanlar kadar başarılı gibi duruyor. Gerçeküstü sahnelerde gözüme batan ayrıntılar yok denecek kadar azdı. Hatta başından sonuna kadar gerçeküstülüklerle dolu olmasına rağmen pek fazla acemilik kokusu almadım. 

Attack On Titan'ın başlamasıyla bitmesi bir oldu. Öyle giriş bölümünde bekleyiş üstüne bekleyiş yaşatan, her karaktere 10 bilemedin 20 dakika ayırıp adamı dinden imandan çıkaran filmlerden değildi. Karakterlerin tanıtımları ayrıntılı yapılmamış dahi olsa onlara çabucak ısındım. Bu konuda da takdirlerimi sunuyorum. 

Eğer kan ve gözyaşı seviyorsan ve 1 buçuk saatlik bir boş vaktin varsa 'Aç izle' derim sevgili okur. Fragmagmanı da bir köşeye bırakıyorum gayet merak uyandırıcı ama izlemesen daha iyi olur. Bence direk filme geç. İyi seyirler!

                                                

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Commitment Film Yorumu


İzlenecekler listeme adını altın harflerle yazdığım yazdıktan uzun bir zaman sonra listemin bir köşesinde paslanıp kalmış bir filmle geldim sevgili okur. Paslandı dediğime bakmayın bence yılları devirebilecek bir film.

Filmin ismi 'Commitment' Google çevirisinin sonucuna göre Türkçe anlamı taahhüt. Daha da çevirisi bir işi yapacağına dair söz vermek. Kısacası 'Söz'.
Filmin ismi bile gel beni izle diyor. Şahsen kısa ve öz isimli filmlere karşı olumlu yönde bir ön yargım var. Ammaa bu filmin bana  'Gel beni izle' deme sebebi isminin çekiciliği değil baş karakter Myung Hoon rolündeki (T.O.P)Choi Seung Hyun'un çekiciliği oldu. Hatta film ilk çıktığında beni izle demekle kalmayıp,VIP olduğum ve Bigbang üyelerini çok yakından takip ettiğim için 'Sarıl bana' demişti. Alt yazı bekleme faslına geçince listemin trafiğine sıkıştı. Daha yeni izleyebildim.

T.O.P işinin ehli bir rapper. Genelde, müzisyen olup aynı zamanda oyunculuk da yapanların iki uğraşından biri diğerinin yanında sönük kalır ama T.O.P hem oyunculuğun hem rapperlığın hakkını en iyi şekilde veriyor. Ultra yakışıklı bir beyefendi olduğu için yüzüne hangi mimiği yerleştirse yakışıyor. Sadece yakışıklı olduğu için iyi demiyorum ciddi anlamda mükemmel oynuyor. Oynadığı karakterin cool duruşu delikanlımızın üstüne cuk oturdu. Myung Hoon'a hayran kaldım.

Commitment aksiyon ve dramı müthiş bir şekilde kaynaştırdı. Ben aksiyonu pek sevmeyen biriyim ama dramla bir aradayken o kadar izlenilesiydi ki gözümü bile kırpmadım. Güney Kore sinemasının alışılmış senaryolarından Kuzey Kore ve Güney Kore arasındaki çekişme bu filmin de konu başlığıydı. Ama sıkıldığım tek bir sahnesi bile yok. Ben sonuna öyle bir yoğunlaştım ki sıkılmak aklıma bile gelmedi. Son derece akıcı ve kendi kendini izletiyor. Film akıp giderken gözyaşlarım da bu akışa eşlik etti. Senarist ağlatırken umudu da ufaktan serpiştiren cinstendi. Ama o senarist amcayla yolda karşılaşırsam iki çift lafım olacak.

Commitment'in Aamir Khan'ın Fanaa filmiyle olan benzerliği gözüme batıp durdu. Benzerlikler ufaktı ama benzerlik benzerliktir. Neyse film filme benzer deyip bu bahsi kısa kesiyorum.

Commitment kardeşliğin, sevginin ve özlemin profesyonellerin eliyle sinema perdesine yansıtıldığı nadir filmlerden. İki saatinizi bu film için heba ettikten sonra pişmanlık duymayacağınıza eminim.

Ufak bir spoiler***


Burada tam ben Tiopi'nin çakmak bakışları için içimden vauv dolu bir tepki verecekken Myung Hoon'nun karşısındaki karakterin lafı ağzımdan alması beni bayağı güldürdü. Haksız değiliz çakmak çakmak bakmak deyimi T.O.P için kullanılmaya başlanmış gibi.
Öyle bakma bize Tiopi emmi!!

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Bir Litre Gözyaşı


Yaklaşık bir ay önce iki kişiyle tanıştım. Onları size nasıl anlatacağımı inanın bilmiyorum. En basitinden 'Kelimeler yetmez anlatmaya' klişesini kullanabilirim fakat yaşadığım sadece kelime yetersizliği değil. Kelimelerle olacak iş değil çünkü. Yalnızca hissedebiliyorum ve hislerimi karşımdakine aktarmakta güçlük çekiyorum. Birazdan da göreceğiniz gibi eveleyip geveliyorum. İçimden geçenleri aklımda harmanlayamıyorum. Nasıl desem; beyinle alakası olmayan bir yerimiz var ağladığımız veya güldüğümüz kısım. Neresi olduğunu bilmiyorum ama oradan düşündüğüm şeyleri akıl yoluyla bir kalıba koyamıyorum. Çok tuhaf bir his anlayamadığım gibi anlatamıyorum da.
Bir aydır sizlerle en güzel şekilde tanıştırmak istediğim ikiliden biriyle bilgisayar ekranından tanıştım. Adı Aya. Bir Litre Gözyaşı serisinden Aya.

Bir Litre Gözyaşı(One Liter Of Tears) 2005 yapımı 11 bölümlük bir dizi serisi. İzlemek konusunda bayağı geç kaldığımın farkındayım ama iyi ki 18 yaşımdayken izlemişim. İyi ki izlemişim. İyi ki iyi ki, bir sürü iyi kiler.
Dizi Aya'nın yaşantısından alınmış. Her bölüm sonunda yukarıda gördüğünüz gibi gerçek Aya'nın fotoğraf kareleri gösterildi. Bu fotoğraflar bas bas 'İzlediklerin gerçek seni zavallı' diye bağırdı. Ama bana göre filmi gerçek yapan Aya'nın fotoğrafları değil yazdıklarıydı.
O hayatının en renkli günlerinde kendi gerçeğiyle tanışan mükemmel bir kız. Onun gerçeği Omurilik Soğanı Dejenerasyonu hastalığı. Bu hastalığı hiç duymadınız değil mi?
Bizim adını dahi bilmediğimiz bu hastalık onun hayatını değiştirdi...

'Bir Litre Gözyaşı' adına yakışanı yaparak ilk bölümünden son bölümüne kadar ağlattı. Yüzüm hep ıslaktı. Sadece yüzüm mü? Tişörtum bile sırılsıklam olmuştu.
Eğer dram sever biriysen sevgili okur bu diziyi izlemelisin. Gerçi dram diyerek basitleştirmek istemiyorum. Aya gerçek.

Spoiler vermemek amacıyla yazamadıklarım için çok üzgünüm. Bir Litre Gözyaşı'nı sahipleniyorum ve her repliğinden ders çıkarmak için defalarca kez izlemeyi düşünüyorum. Oyunculukların şahaneliğine değinmeyeceğim bile. Japonlar hakikaten işi biliyor. 

Şimdi sıra tanıştığım ikinci kişiden bahsetmeye geldi. Bu defa kokusunu aldığım hatta öptüğüm biri. Adı Ali.

Teyzemi ziyarete gitmiştim sevgili okur. Bayağı kalabalıktık. Balkonda bir sandalyeye oturmuş akrabalarımın anlamadığım muhabbetlerine katılmak yerine manzarayı seyrediyordum. Her zamankinden farklı olarak elinde poğaçalarla tanımadığım bir abla geldi balkona. Aslında tanımam gereken ama tanımadığım bir akrabamdı. Uzun mavi bir elbisesi giyiyordu. Saçlarını aşağıdan topuz yapmıştı. Gözlüklüydü. Çok güzel değildi ama müthiş bir gülümsemeye sahipti.
                                                                                          
Hep birlikte çay içtik-Ben su içtim çay sevmiyorum-. Ayşe ablanın en az peynirli poğaçaları kadar lezzetli ve tatlılık patlaması yaşayan oğlu Arda'nın peşinde koşup durdum. Arda'yı ısırsam yutabilirdim ama hiç pas vermedi bana.

Klasik teyze muhabbetleri yapılırken konuşan kişiye onu dinliyormuş gibi bakışlar atıp durdum ama dinlemedim. Bir ara üniversite konularına girildi. Kim ne kazanmış? X kişi nereyi kazandı biliyor musun? Falan filan…
Tam o sırada arkadaşım aradı. Zamanlaması mükemmel süper kahramanım imdadıma nasıl da  yetişmişti. Hemen odaya geçip uzunca bir telefon görüşmesi yaptım. Tekrar oturma odasına döndüğümde Ayşe ablanın kucağında kıpırdanıp duran Arda'nın tıpa tıp aynısı başka bir Arda daha olduğunu fark ettim. Aslında Arda önümden koşarak geçene kadar onun Arda olduğunu sanmıştım ama ikiz kardeşi Ali'ydi. Annesinin kucağında uyku sersemi bir şekilde kıpırdanıyordu. Kafasını gerisine atmış tavana bakarak ağlamakla homurdanmak arasında kalmış anlamlandıramadığım sesler çıkarıyordu. Uykulu olduğunu düşündüm. Zaten Ayşe abla 'Uykusunu alamamış mı benim yakışıklım?' diyerek Ali'nin başını okşuyordu. İkizler acayip yakışıklıydı. Hemen ikisinden birini ayartıp kollarını öpmeliydim. Nasıl olsa çocukların sevebileceği ablalardandım.

Balkon denizliğine oturdum. Ayşe abla da benim peşimden kucağında Ali'siyle sol önümdeki sandalyeye geçti ve Ali'nin kulağına bir cihaz taktı. Cihaz takan herkes sağır değildir diye düşündüm. Çünkü annesi onunla konuşurken Ali onu duyuyor gibiydi.
Ayşe abla 'Cihazı taktığım için çok kızgın' dedi gülümseyerek. Cidden kızgındı. O ağlamakla huysuzluk karışımı sesine bu defa sinir de eklenmişti. Annesi Iphone’sini ona uzattı ve kulağındaki cihazı çıkardı. Ali’nin keyfi yerine gelmişti. İnsanları duymak istemiyor gibiydi. Evet kesinlikle istemiyordu. Yere uzanıp Youtube’den çizgi film videoları izlemeye başladı. Youtube önerdikçe öneriyordu o da beğendiklerine sevimli bir heyecanla tıklıyordu. Gülümsemesinden masumiyet ve samimiyet fışkırıyordu. Farklıydı. Boynunu dik tutamıyordu, elleri ve ayakları da olması gerektiğinden biraz daha gergin ve çarpıktı. Emeklerken boynu ya sağına ya da soluna düşüyordu.
Ben içten içe Ali'nin hiperaktif bir çocuk olduğu konusunda ısrarcı davranıyordum ama Aya ile benzerliği gözle görülür bir gerçekti. Ali'nin doğuştan gelen bir problemi vardı ve sanırım bu problem Aya gibi omuriliğiyle alakalıydı. Ama normal bir çocuktu. Telefonu kullanışı profesyoneldi ve söylenilen şeyleri anlıyordu. Sağır değildi az duyuyordu. Koltuktan koltuğa atlıyor oradan oraya emekliyordu. Onu izlemek istedim. Ama Ayşe ablanın ona acıdığımı düşünmesini istemediğim için bakmamaya çalıştım. Acımıyordum.
Bir ara Ali babaannesine mandallardan yaptığı şeyi göstermek için teyzelerin bulunduğu odaya geçtiğinde ortama yeni katılan bir teyze: 'Ah yavruuum!' dedi sonra teyzeler peşi sıra 'Allah şifa versin' gibi şeyler söylediler. Ali'ye acımışlardı. Hatta bazılarının gözleri de doldu. O sırada Ali’nin babası da o ortamdaydı. Keyfinin kaçtığını hissettim. Aslında kaçmış gibi de değildi de alışmış gibiydi. Alıştığı bu şeyden nefret ediyor gibiydi. Asla yerinde bir empati kuramam fakat o an başımdan aşağıya kaynar sular döküldü.
Çünkü Ali acınacak bir çocuk değildi. Zor bir hayat yaşıyordu ama başarıyordu. Elinden geldiğince çocuktu. Diğer çocuklara hiç katılmadı ama umursamıyordu da. Kendi dünyasında kimseyi istemiyor gibiydi. Asla birinin onun için gözyaşı dökmesine ihtiyacı yoktu. Bana sorarsanız insanların engellerine karşı sergilenen bu tutum onların hayatını daha da güçleştiriyor. Evet zor bir hayat yaşıyorlar fakat bu onlara bahşedilmiş yaşantı ve bizim anlamamıza imkan yok.
Büyüdüğü zaman yani her şeyin farkına vardığında o teyzelerden yüzlercesiyle karşılaşmak zorunda olan Ali’ye bolca sabır diliyorum. Onu yaşaması olduğundan daha güç bir hayat bekliyor…

Bazen çıkmaza giriyorum sevgili okur. ‘Neden Ali?’ Diyorum. ‘Neden ben saçma sapan sıkıntıları büyütüp engelim haline getiriyorken, Ali gerçekten bir engelin üstesinden gelmeye çalışıyor?’. Sonra Takdiri ilahi diyorum.  Kader diyorum… Ondan sonrasını da benim kafam almıyor zaten.

Kırıntı gelmiş geçmiş en uzun yazısını yazmış oldu. Buraya kadar geldin mi bilemiyorum ama eğer geldiysen görüşlerini bekliyor olacağım.

Şükür dolu hayatlarımız olur inşallah, sağlıcakla kal.

22 Temmuz 2015 Çarşamba

MATEMatik


Cümlelerim arasına sızan en ağır küfür matematik.
Yatarken kulağınızda vızırdayıp duran sivrisinek neyse, matematik de öyle benim için. Yaprak Dökümü'ndeki Ferhunde karakteri size hangi duyguları yaşattıysa, o da aynı şeyi yapıyor bana.
Tecavüzcü Coşkun matematik;
Nurella, Turabi...

Şu gözle görülür, tartıya koysan tartılır nefretime rağmen eşit ağırlık öğrencisiyim.
Çünkü, kısa şortlu günlerimde bir hayal kurdum sevgili okur. Ana sınıfı öğretmeni olmak istiyorum dedim 'Büyüyünce ne olacaksın?' sorularına cevaben. O mesleği seçme amacım boya kalemlerinden ve oyuncaklar dünyasından kopmak istemeyişimdi.
İlerde öğrencilerime renkli kartonlardan elmalar, armutlar, hayvancıklar kesecektim. Rengarenk bir masa etrafında toplayıp  kurguladığım milyonlarca hikaye arasından en güzellerini ayıklayıp heyecanla anlatacaktım onlara.

Büyüdüm sonra...
Yine sordular aynı soruyu. Saygıdeğer büyüklerimiz şu soruyu sormaktan neden vazgeçmezler anlamış değilim doğrusu.
Aynı cevabı verdim;
"Ana sınıfı öğretmeni olacağım"

Ortaokuldayken, ana sınıfı öğretmenliği yapan kuzenimi fırsat buldukça ziyaret eder kendi çapımda gelecekteki mesleğimin provasını yapardım. Bazen elimde çikolatalarla giderdim ana okuluna. Miniklerin beni gördüklerinde girdikleri o sevilesi haller daha da heveslendirmişti beni. Tatlı hevesimin kursağımda boğulup mefta olacağını nereden bilebilirdim ki?

Liseye geçtim...
Yine sordular. Cevabım aynı oldu fakat bu defa dönütü farklıydı.
Bu muydu hayalim? Neden Hukuk gibi zirvedeki bölümler değildi de en basitinden bir öğretmenlikti?
Başarılı olabilmek için hedef noktası zirvede olmalıydı. Hem millet atanma sorunuyla cebelleşirken öğretmenlik hayal edilir gibi değildi.
"Yüksekleri hedeflemeliydim"

Söylenilenler duymak istediklerimden çok daha farklı bir boyutta olsa bile hoşuma gidiyordu. Hayalim küçük görülüyorsa, o ufacık minicik şeyi başarabilecek seviyedeydim. En azından böyle düşünüyordum. MUTLUYDUM.

İşte tam bu noktada kötü kalpli matematik canavarı devreye giriyor. Eğer istediğim bölüme gideceksem matematiğin de üstesinden gelmem gerekiyordu.
Çok saçma değil mi sevgili okur?
Ana sınıfı öğretmeni olacak biri neden onca saçma işlemin kurşununa göğüs germek zorunda ki?

Annemin öğretmenimden dinleyip bana anlattığına göre canavarla hikayemizin özeti şöyle:
2. veya 3. sınıftaymışım, öğretmenim ısrarla matematiksel bir şey anlatmaya çalışırken, etrafıma bakınarak 'Boşuna anlatmayın öğretmenim benim kafam almıyor böyle şeyleri' demişim.
Bacaksızın ön yargısına da bakın!

Birde şu metreyi santimetreye desimetreye çevirme soruları var ya hani merdiven çiziyorsunuz aşağı inerken sıfır ekliyorsunuz, yukarı çıkarken çıkartıyorsunuz falan. Ha işte o konuyu abim bana bıkmadan usanmadan anlattı. Anlayabilmem için her yolu denedi. Fakat o kağıda merdiven çizmekle meşgulken ben çizdiği berbat merdivene güldüm. Ne kadar da yeteneksizdi.
Abimin sıfırları basamakları bir çıkıp bir iniyordu bense uzaktan şişko rakamların anlamsız dans kareografisini seyrediyordum...

Vel hasılı kelam, beni hayallerime götürecek sınavın matematik bölümümü gözyaşlarımla ıslattım. Adeta sorularla savaştım. Savaşmak derken çözmeye çalışmak gibi değildi baktığım sorulara en ağır sözlüsünden sövmekten başka bir şey gelmedi elimden.
Ne bekliyordum ki matematik kiiiim ben kim?
'Matematik Canavarı ve Kırıntı' hikayesinin sonu 7.75 net oldu. Hal böyle olunca ana sınıfı öğretmeniliği bölümünü de tutturamadım. Sırf matematik korkum yüzünden hayallerimin peşinden koşmayı amaç edinip bir sene daha beklemeyi göze alamadım ve istediğim bölümü canavarımı yok etmek uğruna feda ettim.

Bazen engeller hayatımızı değiştiriyor sevgili okur. Engelim beni hayallerimin kilometrelerce uzağına iteledi.
Önünüzdeki engellerin, daha güçlü fertler olmanıza zemin hazırlaması dileğiyle. Sağlıcakla kalın.

29 Haziran 2015 Pazartesi

Sessizlik


Evet sevgili okur, aylar sonra çiçek ve çikolatayla çalıyorum kapını. Çikolata mükemmel bir film, çiçek film kadar olmasa da mükemmellikten santim farkıyla yoksun bir kitap. 

Aktörlerin yere bakan yürek yakanı Gong Yoo, bu filmde 'Ah ne kadar da sarılmalık bir adam' dedirtmedi. Evet hakikaten sarılmalık duruyordu ama ben filme kendimi o kadar vermişim ki bunu sonuna gelince anladım. 
Gongiyi bile gölgede bırakan filmden bahsedeyim hemen. 
Do-ga-ni(Sessizlik) kurgulanmış bir senaryoya değil yaşanmış bir olaya dayanıyor. Gerçi filmlerin girişinde gösterilen 'Gerçek bir yaşam öyküsünden alınmıştır' uyarısını ciddiye alıp almamak konusunda daima tereddüt yaşayan biriyim. Gişe gelirlerini artırmak amacıyla böyle bir yalanı ileri sürmeleri yaşadığımız dünyada pek tabii. Eğer yönetmen amcalar böyle bir hata yapıp duygularımla oynadılarsa, selam ve sevgilerimi gönderiyorum. Ek olarak en çirkin sözlüsünden kınıyorum.

Do-ga-ni'yi izlerken sessizliğin içine balıklama atladım. Hasar da aldım.
İşitme ve konuşma engelli üç çocuğun okudukları okulda yaşadıkları sıkıntılardan bahsediliyor. Sıkıntı derken 'Ayol içimde bir sıkıntı var!' dedirten naneden sıkıntılar değil. 

Do-ga-ni'ye çekim kalitesi ve oyuncu kadrosu yönünden 10 altın yaldızlı plaket armağan ediyorum. İşitme engelliler okulunda öğretmenlik yapan In Ho rolünde dahiyane bir iş çıkaran Gong Yoo'ma da gümüş madalyon veriyorum. Madalyonu boynundan ben geçiriyorum tabii^^
Çocuk oyuncuların profesyonellere şapka çıkarttıracak performansları karşısında ne diyeceğimi bilemiyorum.

Bir film vesilesiyle aylardır kafama takmadığım mevzuları filmin ardından beynime düğümledim. Titredim ve kendime gelme aşamasındayım diyebilirim. İnsanların para kazanabilmek amacıyla sinema perdesine yansıttıkları bir film beni nasıl da titretti hemen... 
Acınacak haldeyim...

Düşündüm de...
İğrenç bir dünyada yaşıyoruz. İğrençsin en yakınındaki de iğrenç ve sana bu yakıştırmayı yapan ben de iğrencim.
Dünyanın yalnızca kendi etrafımızda döndüğünü sanan zavallılarız. Sadece kendi yaşadıklarımızdan haberdarız. Görüş açımız dışında haberdar olduğumuz ne var ki? 

Şu an, yaşadığımız koca dünyada ne gibi sıkıntılar yaşanıyor dersin? 
Ne tür pislikler dönüyor?
Annesini, canından bir parçayı toprağa vermiş bir genç hayatında dökmediği göz yaşını döküyor şuan.
Bir baba yoğun bakımda olan evladını perişan bakışlarla seyrediyor.
Sevimli mi sevimli bir nene hastane odasında hastalığıyla boğuşuyor.
Bir aile trafik kazası geçirdi ve ailenin küçük çocuğu dışında herkes öldü.
Çevresindekiler gibi koşup oynayamayan engelli çocuk neler düşünüyor acaba?
Şuan bir kız çocuğunun tacize uğruyor olma olasılığı ne kadardır sence?
Düşünsene o kızın hayatının en berbat anı: ŞUAN. Ağlıyor. Hıçkırıklarla bağırıyor ama duymuyoruz sevgili okur. Yardım bekliyor...
Şuan bir çocuğun anne ve babasına işkence yapılıyor. 
Şuan bir barda genç bir adam helali olmayan bir kadını seyrediyor. Kadın kendini sergiliyor.
Şuan bir genç hayatının en büyük hatasını yapıyor.
Şuan bir adam karısını aldatacak...

Şuan milyonlarca insan ağlıyor. Sudan sebeplerle göz yaşından olan da var, gerçekten yaşam mücadelesi veren de.
Yaşam mücadelesi.
Sahi yaşam mücadelesi dediğimiz şey ne tür anlamlar barındırıyor kendi içinde?

Christy Brown'ın Sol Ayağım romanını okudum sevgili okur. Buda gerçek bir hikaye. Beyin felci olarak dünyaya gelmiş Christy yaşam mücadelesini birinci ağızdan anlatıyor. Doğumundan itibaren yaşadığı çevreden fazlasıyla farklı ve zor bir yaşam süren Christy yaşam mücadelesi vermiş insanlardan sadece biri.

Şuan ülkesinden kaçmak zorunda olan insanlar yaşam mücadelesi veriyor.
Şuan kendi ülkesinde özgürlükten bihaber olarak yaşayan bir millet yaşam mücadelesi veriyor.
Ve sevgili okur bu iğrenç dünyada bütün bunlara rağmen aklı kendisinden kilometrelerce uzakta olan insanlar helak olacak bir kavmin savunuculuğunu yapıyor.

Bize yalnızca olan biteni sağır ve dilsiz (sessizce) seyretmek kalıyor.


2 Haziran 2015 Salı

Ben Küçükken


Sawako Kuronumo'nun hazırlayıp sunduğu. Şemspare'den doğrudan, Benölürsemkitapbiter'den dolaylı olarak mimlendiğim Ben Küçükken mimiyle karşınızdayım.
Yanıtlamam gereken bir çok mim var. Beni mimleyen bloggerların affına sığınarak, diğer mimlerimi daha rahat bir zamana bıraktığımı belirtmek istiyorum.

Bu mim beni kahverengi deri bir koltuğa oturttu ve Çocuklar Duymasın dizisindeki kel psikiyatrist amca gibi bir bakış atıp 'Şimdi çocukluğuna ineceğiz' diye fısıldadı. Şu sıra tam da psikiyatriste ihtiyacım olduğunu düşünerek klavyeme masörlük yapmaya başladım.

Evet şimdi sizleri çocukluğuma götürüyorum. Eminim çocukluğumu mıncırasınız gelecek ama ikaz ediyorum ben küçükken yanaklarımdan makas alınmasından hiç hoşanmazdım.

Ben Küçükken;

-Abimle oynadığım hiç bir oyunun galibi olamadım.

-Daha çok erkek kuzenim olduğu ve yalnızca bir abiye sahip olduğum için sokaktayken çoğunlukla erkek oyunları oynardım.

-Tek vuruş oynayacağımız zaman oyunun başında top sektirirdik. En az sektiren kaleye geçerdi. İşte ben, hep o az sektirip kaleye ilk geçen oyuncu olurdum.

-Babam ve abim satranç oynayacakları zaman ben hep diplerinde durur, yedikleri taşları biriktirirdim. Biriktirdiğim taşları da konuştururdum. Mesela siyah at beyaz ata aşık olurdu ama farklı milletten oldukları için evlenemezlerdi. Onlar gizli saklı köşelerde buluşurken filler gelip basardı onları. Babamlar veziri daha geç hamladıkları için vezir hep geç kalırdı ve ben, atların durumu vezirlere bildirilirene kadar piyonları üst üste dizerdim. Şah oyunun sonunda teşrif ettiği için biri mat olana kadar kendime başka meşkale bulurdum.
Oynumun sonu hiç gelmedi. Her defasında başka senaryolar geçti atların başından. Bazen fillerle bazen kalelerle çatıştılar. Bu oyunu ilk defa dile getiriyorum çünkü her şey kafamda dönerdi ve kimsenin aklımdan geçenlerden haberi yoktu şu an dünyama girdiniz ve ben çok tuhaf hissettim.

-Parmaklarımı konuştururdum. Bunu genellikle uyumaya hazırlanırken yapardım ve bu oynumu da kimse bilmiyor. Sağ el parmakları ve sol el parmakları farklı ailelerdi ve aynı satranç taşları gibi birbirlerine düşmanlardı. Çarşafımla yüzük parmağıma saç yapardım çünkü o prensesti.

-Ben herkes gibi Sihirli Annem, Ruhsar gibi dizileri izleyemedim. Çünkü ailem böyle dizilerin ahlakımızı bozduğunu düşünürdü. Gizliden izlerdim ama karakterleri tek tük tanıdığımdan arkadaşlarımın muhabbetlerine dahil olamazdım. Bu yüzden çok kızardım annemlere. Animasyonla büyüdüm. Eniştem de her gelişinde birkaç CD getirirdi hepsi öğretici ve aynı zamanda eğlenceli şeylerdi. Cesur Civciv ve Tavuklar Firarda'yı binlerce kez izlemişimdir.

-Abimin dünyanın en zeki, en her şeyden anlayan en kabiliyetli insanı olduğunu düşünürüm. Gerçi hala daha aynı fikirdeyim.

-Çok zayıf bir çocuktum ve atletiktim. Süper ip atlardım. Geçenlerde arkadaşlarla piknik yaparken bu özelliğimden eser kalmadığını farkettiğimde yıkıldım.

-En çok sevdiğim oyuncak bebeğim aşırı güzel bir bebektir ve aynı aşırıkta severdim onu. Ona olan sevgimi diğer oyuncaklarıma belli etmemeye çalışırdım hatta bazen gösteriş olsun diye tokatlardım da. Yatarken yanıma hep onu almak isterdim ama yanıma aldığımda diğerlerinin ağladığını düşünürdüm. Sonunda bütün oyuncaklarımı yatağıma sokar, o en sevdiğim bebeği en uzağıma yatırırdım.
Bir gün o en güzel bebeğimin gözünü komşunun kızı içine soktu. Nasıl ağıtlar yaktığımı görseniz bana acırdınız. Saatlerce ağlamıştım. Beni odama kapattılar ve annemle babam bebekle birlikte oturma odasına girdi. Abim yanıma gelip babamların bebeği ameliyat edeceğini söyledi. Ameliyat saatler sürdü ya da bana öyle  gelmişti. Abim hep oturma odasına kontrole gidiyor ardından bana haber getiriyordu. Ve bebeğimi iyileştirdiler. Sırtından kesip ellerini bebeğimin başına sokmuşlar ve gözü yerine yerleştirmişler bebeğin başını peçeteyle doldurup ardından sırtını tekrar dikmişler canlarım benim.

-Akdamar adasının prensesiydim yani Tamara Dilara'ydım. Hafta sonları fırsat buldukça adaya geçerdik. Orası benim düşler ülkemdi. Bahar aylarında ağaçlar pembe çiçekler açtığında cennet gibi bir yer olurdu. Sanki küçük Çoban Adasından yüzerek gelen çoban benim için gelmiş gibi hissediyordum. O aşk benim aşkımdı sanki. Akdamar adası efsanesi için tıklayabilirsiniz.

-Yaramazlık dozunu aştığımız zaman abim tuvalete kapatılırdı, bense banyoya kapatılırdım. Bu durumdan memnundum çünkü banyo daha konforluydu ve abime göre şanslı konumdaydım. Annem kızarken bir koşu hikaye kitabımı kapar öyle girerdim banyoya afedersiniz klozete oturur keyifle kitabımı okurdum.

-4. sınıftaken Kim Possıble hayranıydım ve bu hayranlık sayesinde tanıştığım Büşra da tıpkı benim gibiydi. İkimiz cennete gidince Allah'a 'Bizi Kim Possıble yapar mısın?' deme hayaleri kurardık. Teneffüslerde ordan oraya zıplar dünyayı kurtarırdık. Günlüğümde o karakterden öyle müthiş bahsetmişim ki şimdi okuduğumda kendime acayip şaşırıyorum.

-Çocukluğum Van'da geçti. Karadeniz kızı olduğum için onlardan çok daha farklıydım. Onlara göre daha beyazdım bir de renkli gözlü olduğum için bana barbie bebek diye hitap ederlerdi. Sınıfın en güzel kızı olduğum söylenirdi ve bana sevdalanan çok çocuk vardı. Mütevazilik sınırlarını aştım sanırım

-Çocukluğuma dair şurada da bir şeyler karalamıştım.

Çocukluk o kadar enfes bir şey ki yaşarken ayrı yaşadıklarını anımsarken ayrı keyif alıyorsun. Çocukluğuma ultra sonic hızla geri dönüş yapmak istiyorum. Zaman makinası icat edilsin istiyorum. 
Çok mu şey istiyorum?

Benim çocukluğunu dinlemek istediğim bloggerlar;

Sağlıcakla kalın :)

17 Mayıs 2015 Pazar

I'm a Loser


 Geometri dersinden çıktım. Kafamın koordinat düzleminde Hiperbol ve Parabol eğrileri aşk yaşıyor. Öyle bir aşk ki ne Hiperbol denklemi halinden memnun ne de Parabol denklemi. Öylece kalakaldılar benim  tatlı beynimde. Denklemlerin bir testin üzerinde hünerlerini gösteremeyecek olmasına üzülmüyor değilim fakat elden ne gelir, anlamadım işte. Bir ihtimal gözlerim sevimli hocamın nota şeklindeki küpelerine veya yeşil eyelinerlarına kaymamış olsa ya da sınıfta dönen esprilere kulak asmamış olsam, birkaç örnek çözüverirdim en anlamsızından.
Sıkıldım sevgili okur.
İç organlarım ele ele verip kalbimin bahçesinde kuzu çeviriyorlar sanki. Kuzu çevirmelerine bir diyeceğim yok ama yaktıkları ateş içimi karbondioksitle doldurdu. Nefes alamıyorum.

Yapmam gerekenler, yıkanmamış bulaşık misali tezgahın üstünde kaşınıp duruyorlar. Onlar elde yıkanmayı değil yalnızca makinaya yerleştirilmeyi bekliyorlar fakat benim yerleştirmeye dahi takatim yok.

Hatmetmem gereken ne idüğü belirsiz yüzlerce yazar ve şair var. Kimi damdan dama atlayacakken düşüp mefta olmuş. Kimi padişahları eleştirdiği için derisi yüzülerek öldürülmüş...
Bunların haricinde sonsuza giden limitler, türevini almam gereken fonksiyonlar da beni beklemekteler. Bense yine buradayım işte. Yine sızlanıp duruyorum her zamanki gibi.
Çalışamamanın verdiği o nanet olasıca hissiyat hangi kelimelerin kaynaşmasıyla hayat bulur bilemiyorum. Bu sebeptendir ki hiçbir şeyden zevk alamıyorum...
 Pilav ve kuru fasülye ikilisiyle bile aram yok şu sıra. Onların tadı değişmeyeceğine göre benim tatlarına varamayan.
Ya çikolatalı sütüm. Her sabah gırtlağıma masaj yapan o buz gibi süt neden ferahlatmıyor artık şu garibanı.
Nasıl bir çıkmaza girdim böyle?

Ah! sevgili okur yine söylendim. Oysa Bigbang'in müthiş comebackinden bahsetmek isterdim uzun uzadıya. Ya da heyecanla izlediğim animeden. Geçenlerde bitirdiğim dizinin finalinden...

Ne zaman bitecek şu söylenmeler?
Ne zaman biri karşıma geçip ele düm dük bitti diyecek?

4 Nisan 2015 Cumartesi

Pişman Ağustos Böceği -Son-

Öncesi
...Ağustos böceği karıncanın tepkisi karşısında ne diyeceğini bilemedi. Karınca kapıyı üstüne kapatırken yalnızca başını eğmekle yetinmişti.
Ölümün kıyısına terkedilmişti ve yanında sadece işe yaramaz sazı vardı. Sazına eşlik edecek sese bile sahip değildi artık.
Kendi sesini tanıyamıyordu, çıkan ses bir örümceğe aitti sanki.

Onu hiçliğe uçurmak için heyecanla esen rüzgara korkulu gözlerle baktı, kış ayları ağustos böceklerine göre değildi. Bunu daha iyi kavrıyordu artık. 
Tekrar kapıyı tıklatacak oldu fakat karıncanın yüz ifadesi tekrar bakmaya tahammül edemeyeceği kadar berbattı. 
Karınca yuvasına dayalı duran sazına baktı, elinden düşürmediği dostunu bile kaldırabileceğini sanmıyordu.
Onu terk etmek zorundaydı.

Kanatları, kolları, göz kapakları... her bir hücresi açlığı hissediyordu. Aldığı her nefes tek tek sayılıyordu sanki, yaşamının en berbat saniyelerini yaşıyordu, elinden kayıp gidenlerin ardından bakıyordu sadece. Bir güle güle dememişlerdi. Kızgındı onlara. Hayallerine kızgındı, umutlarına ve tabii bir de sazına kızgındı.
Soğuğa doğru bir adım attı.
Ve bir adım daha.
Ardından burun buruna geldiği şey kötü kalpli rüzgar ve askerleriydi. Kar taneleri saldırıya geçmişlerdi ama minik böcek tepki vermiyordu. 
Tepkisiz kalması kendi isteği üzerine değildi, istese de yapamazdı zaten. Kaçamazdı. Sinir sistemi tamamen çökmüştü, kolunu dahi kıpırdatacak hali yoktu. Donmaya başladığını hissetti sonra.
Son hissedişiydi.

O yaz aylarının böceğiydi ve ölmesi gerekiyordu.

     ~Son~

La Fontaıne amcanın pat diye bitirip biz okurlarını merakta bırakması üzerine Fontaıne yanımı uyandırıp kendi çapımda ağustos böceğinin duygularına tercüman olmaya çalıştım. Fontaıne'nin bile ağustos böceğinin duygularını es geçmiş olması sizce de büyük haksızlık değil mi?

Böylece buradaki yazımda verdiğim sözü geçte olsa tutmuş oldum değerli okuyucu alkışla beni.

1 Şubat 2015 Pazar

Peekay Film Yorumu


'Sabreden Derviş muradına ermiş'

Ben bu atasözünün öznesiyim sevgili okur. Şöyle ki bir yıldan fazla zamandır yolunu gözlediğim, sahne arkası fotoğraflarına kafamda onlarca soru işaretiyle baktığım Peekay filmi sonunda biz Aamir severlerin yüzünü güldürdü.

Bütün mükemmelli, müthişli sıfatları filmin yanına itinayla yerleştiriyor, her kelimemin spoiler olabileceğini göz önünde bulundurmayı vazife sayarak filmden bahsetmek istiyorum.

3 İdiot filminden tanıdığımız ve Aamir Khan ile birlikte süper ötesi bir filmin altına imza atan Rajkumar Hirani bu filmin de yönetmen amcası.

PK, izleyenleri mesaj yağmuruna tutuyor. Filmin başından sonuna kadar hemde.
 Bu yağmurun altında ıslandıktan sonra kurulanırken, kafanıza birçok sorunun takılacağını görür gibiyim.

Peekay yani Türkçe tabiriyle Sarhoş, bildiğimiz karakterlere hiç ama hiç benzemiyor.
Dünya hayatını anlamaya çalışıyor ve o anlamlandırma çabasındayken sorduğu sorular ilginizi çekecek.

Peekay'a her noktada yardımı dokunan kızımız Jaggu'yu es geçmek istemem.
Jaggu rolunde Anushka Sharma cidden iyi iş çıkarmış. Aamir Khan'dan uzun boylu olması beni çok güldürdü. Gerçi alışkınız ama Anushka'da biraz daha sırıttı sanki :))

Neyse çok fazla gevezelik etmeyeyim.
Gönül isterdi ki sevdiğim sahneleri kırpıp gif yapayım ama zaman gif yapıp öldürülecek zaman değil. Gerçi yapmasam da mezarı boyluyor ya neyse.

Fragmanı da şöyle bir köşeye koyuyorum ve gidiyorum kendinize iyi bakın.




9 Ocak 2015 Cuma

Kar Sakallı Dede



Birilerinin içeriyi görüyor olabileceğine aldırmadan; perdesini sonuna kadar çektiğim penceremin camına şapşik şapşik kafa atan kar tanelerinden biri, bana bakarak haykırdı.

-Dedemin selamı vaaaaaaaar!

Şaşırdım. Şu gerzek kar tanesi de kimdi? hadi onu geçtim 
Dedesi kimdi?
Burnumu pencerenin camına dayayarak; arabaların, sokak lambasının, karşı evin çatısının üstünde konaklayan kar tanelerine göz gezdirdim.
Beyaz smokinli, siyah kravatlı, saçları özenle taranmış, bir kaç dakika evvel gördüğüm kar tanesini aradı gözlerim. Arıyor olmam fazlasıyla saçmaydı çünkü diğer tüm kar taneleri de onun gibi beyaz smokin ve beyaz gelinlik giyiniyorlardı.

Ardından portakal alma bahanesiyle balkona çıktım. Eteğimin ıslanmasını veya kayıp düşebilecek olduğumu önemsemeden, balkon denizliğinin sokağa bakan tarafına oturdum. 
Sağ yanımda birkaç gelinlikli kristal kıkırdıyordu. Az önceki yakışıklıyı onlara soracak oldum fakat beni kale almamaları ve havanın soğukluğunun getirdiği huzursuzlukla titreyerek içeri girdim.

Dede, dede, dede... Kimdi bu dede?

Fırından annemin yaptığı kalbura bastı tatlısını alarak masaya oturdum. Tatlının şerbeti bana baktı ben tatlının şerbetine baktım...
Birkaç tane mideye indirdikten sonra öğle vakti ocağın başında şerbete şekerini katan annem geldi aklıma. Şekerler şu sıra kilo aldığım için gözümü korkutmuştu.

Şeker şerbet düşünürken, kafamda yine öğle vakti annemle bu masada geçen konuşmamız belirdi.
Okul bahçesinde bir kız çocuğu yalnız başına kardan adam yapıyordu ve kocaman okul bahçesinde dışarıda oynayan yalnızca oydu. 
Çocukların dışarıya çıkmak yerine okulun tatil olmasını fırsat bilip televizyon başında vakit öldürmelerine üzüldük annemle. Bu üzüntü bizi nerede o eski kışlar, karlar lafına getirdi.
Eski karlar kışlar...
Eski karlar...
Eski karlar...

Düşünceler dünyasından sıyrılıp, bir tatlının daha yaşamına son verdiğimi fark ederek Tabi ya! dedim.
Kar dede eskiden tanışık olduğum karlardan biri olmalıydı.

Kapı önünde annem atkımı burnum görünmeyecek şekilde yüzüme dolarken, anneme biraz daha acele etmesini, montumun fermuarını merdivenden inerken çekebileceğimi söylediğim heyecan dolu günlerin karlarındandı kar dede...  
Kafamı gökyüzüne kaldırıp ağzımı kocaman açtığımda dilimde eriyen karlardandı...
Kendi ellerimle yaptığım ve en teknolojik savaş aleti saydığım kar topumun tanelerindendi kar dede...
Pasta şekline getirip hakikaten pasta niyetiyle yediğim karlardandı kar dede...

Tatlı tabağımın sonundaki şerbetler, ışığın yansımasıyla parladı. Tabağı makineye koydum ve pencereye geçip alnımı dayadım.
Usulca inen kar taneleri, kar dedenin aksine bana karşı çok resmiydiler.
Tanışmamıştık çünkü.
Evet gündüz çıkıp kar topu oynamıştım ama çok farklıydı.
Asla eski zevki vermiyordu kar bana. Milletin yüzüne buz gibi karı atıp stres atmıştım yalnızca.

Kar dedemi elimden alan zamandı.
Zaman içinde kocaman olan bendim...
Yaşıma kızdım sonra. Çocuk olmak istedim. Hayatın yalnızca kardan pasta yapıp evcilik oynamaktan ibaret olduğunu düşündüğüm zamanlara dönmek istedim…

Biraz kırgın biraz da eski bir dostumdan selam almış olmanın mutluluğuyla gökyüzüne baktım.

‘Aleyküm selam kar dede, seni unuttuğum için üzgünüm ve de minnettarım bu güzel selamın için’