27 Ağustos 2015 Perşembe

Attack on Titan Film Yorumu


Uyarlama bir filmle geldim sevgili okur.
Attack On Titan animesinin sinema perdesine yansıtıldığı izlenebiliritesi bayağı yüksek bir film. 

Anime serisini izlemediğim için gayet sakin bir film önerisi olacak. Eğer seriyi önceden izlemiş olsaydım büyük ihtimalle müptelası da olacaktım ve müptelası olduğum için uyarlamasının yapılmasını hoş karşılamayacaktım. Ön yargım yüzünden film versiyonunu doğru düzgün seyredemeyecektim. Çünkü ciddi anlamda uyarlama karşıtı bir izleyiciyim. Aslında Attack On Titan'ın anime serisi de mangasından uyarlanmış. Belki de uyarlamalara dış kapının mandalı muamelesi yapmamak lazım.

Film hakkında söylenebilecek pek fazla bir şey yok. Senaryosu hakkında konuşacak olsam ağzımdan çıkan her kelime en spoiler haline bürünür. Filmin ismine yoğunlaşın desem en kestirme yolu seçmiş olurum. 
"Titana Saldırı"
Bana kalırsa bu isim yedirebileceği en ağır spoileri yedirmiş. Belli olduğu gibi ortada gerçeküstü varlık olan titan var ve yine belli olduğu gibi saldırı maldırı var. Kan var aksiyon var dram var, var anam var. -Filmler hakkında ufacık bir bilgiye dahi spoiler muamelesi yaptığım doğrudur-

Eren karakterini canlandıran Haruma Miura'yı ayakta alkışladım. Eren olabilmek her yiğidin harcı değil canlandırdığı karakterin hakkını fazlasıyla verdiğini düşünüyorum. Ve belirtmeden geçemeyeceğim: Haruma bey abi karizmatik olma konusunu abartmış bir anime karakteri gibiydi gözlerimi kamaştırdı. Maşallah abime!

Mizuki karakterini canladıran bacımız, adı yıllardır Bigbang grubunun lideri G Dragon'nun yanında anılan Kiko Mizuhara. Gerçi aldığım son duyumlara göre kumrularımız ayrılmış. Haberin ne kadarı doğru bilemiyorum, şirket ilişkilerini onaylamadığı gibi ayrılık konusunda da konuşmayacağını belirtti. Çok şüpheli bir durum. Neyse konuyu dağıtmayayım eğer dağıtırsam ayrılık haberinin verdiği mutlulukla buraları festival alanına çevirebilirim. ÇÜNKÜ G DRAGON SADECE BENİM

Kiko ultra güzel olduğu kadar oyunculuk konusunda oldukça yetenekli. Şahsen Mizuki karakterine bayağı yakıştığını düşünüyorum. Daha da abartıp Mizuki'ye harbiden bayıldım diyebilirim.

Film çekim kalitesi bakımından Hollywood filmlerinin verdiği keyfi vermedi ama Japonlar da bu konuda en az Amerikanlar kadar başarılı gibi duruyor. Gerçeküstü sahnelerde gözüme batan ayrıntılar yok denecek kadar azdı. Hatta başından sonuna kadar gerçeküstülüklerle dolu olmasına rağmen pek fazla acemilik kokusu almadım. 

Attack On Titan'ın başlamasıyla bitmesi bir oldu. Öyle giriş bölümünde bekleyiş üstüne bekleyiş yaşatan, her karaktere 10 bilemedin 20 dakika ayırıp adamı dinden imandan çıkaran filmlerden değildi. Karakterlerin tanıtımları ayrıntılı yapılmamış dahi olsa onlara çabucak ısındım. Bu konuda da takdirlerimi sunuyorum. 

Eğer kan ve gözyaşı seviyorsan ve 1 buçuk saatlik bir boş vaktin varsa 'Aç izle' derim sevgili okur. Fragmagmanı da bir köşeye bırakıyorum gayet merak uyandırıcı ama izlemesen daha iyi olur. Bence direk filme geç. İyi seyirler!

                                                

12 Ağustos 2015 Çarşamba

Commitment Film Yorumu


İzlenecekler listeme adını altın harflerle yazdığım yazdıktan uzun bir zaman sonra listemin bir köşesinde paslanıp kalmış bir filmle geldim sevgili okur. Paslandı dediğime bakmayın bence yılları devirebilecek bir film.

Filmin ismi 'Commitment' Google çevirisinin sonucuna göre Türkçe anlamı taahhüt. Daha da çevirisi bir işi yapacağına dair söz vermek. Kısacası 'Söz'.
Filmin ismi bile gel beni izle diyor. Şahsen kısa ve öz isimli filmlere karşı olumlu yönde bir ön yargım var. Ammaa bu filmin bana  'Gel beni izle' deme sebebi isminin çekiciliği değil baş karakter Myung Hoon rolündeki (T.O.P)Choi Seung Hyun'un çekiciliği oldu. Hatta film ilk çıktığında beni izle demekle kalmayıp,VIP olduğum ve Bigbang üyelerini çok yakından takip ettiğim için 'Sarıl bana' demişti. Alt yazı bekleme faslına geçince listemin trafiğine sıkıştı. Daha yeni izleyebildim.

T.O.P işinin ehli bir rapper. Genelde, müzisyen olup aynı zamanda oyunculuk da yapanların iki uğraşından biri diğerinin yanında sönük kalır ama T.O.P hem oyunculuğun hem rapperlığın hakkını en iyi şekilde veriyor. Ultra yakışıklı bir beyefendi olduğu için yüzüne hangi mimiği yerleştirse yakışıyor. Sadece yakışıklı olduğu için iyi demiyorum ciddi anlamda mükemmel oynuyor. Oynadığı karakterin cool duruşu delikanlımızın üstüne cuk oturdu. Myung Hoon'a hayran kaldım.

Commitment aksiyon ve dramı müthiş bir şekilde kaynaştırdı. Ben aksiyonu pek sevmeyen biriyim ama dramla bir aradayken o kadar izlenilesiydi ki gözümü bile kırpmadım. Güney Kore sinemasının alışılmış senaryolarından Kuzey Kore ve Güney Kore arasındaki çekişme bu filmin de konu başlığıydı. Ama sıkıldığım tek bir sahnesi bile yok. Ben sonuna öyle bir yoğunlaştım ki sıkılmak aklıma bile gelmedi. Son derece akıcı ve kendi kendini izletiyor. Film akıp giderken gözyaşlarım da bu akışa eşlik etti. Senarist ağlatırken umudu da ufaktan serpiştiren cinstendi. Ama o senarist amcayla yolda karşılaşırsam iki çift lafım olacak.

Commitment'in Aamir Khan'ın Fanaa filmiyle olan benzerliği gözüme batıp durdu. Benzerlikler ufaktı ama benzerlik benzerliktir. Neyse film filme benzer deyip bu bahsi kısa kesiyorum.

Commitment kardeşliğin, sevginin ve özlemin profesyonellerin eliyle sinema perdesine yansıtıldığı nadir filmlerden. İki saatinizi bu film için heba ettikten sonra pişmanlık duymayacağınıza eminim.

Ufak bir spoiler***


Burada tam ben Tiopi'nin çakmak bakışları için içimden vauv dolu bir tepki verecekken Myung Hoon'nun karşısındaki karakterin lafı ağzımdan alması beni bayağı güldürdü. Haksız değiliz çakmak çakmak bakmak deyimi T.O.P için kullanılmaya başlanmış gibi.
Öyle bakma bize Tiopi emmi!!

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Bir Litre Gözyaşı


Yaklaşık bir ay önce iki kişiyle tanıştım. Onları size nasıl anlatacağımı inanın bilmiyorum. En basitinden 'Kelimeler yetmez anlatmaya' klişesini kullanabilirim fakat yaşadığım sadece kelime yetersizliği değil. Kelimelerle olacak iş değil çünkü. Yalnızca hissedebiliyorum ve hislerimi karşımdakine aktarmakta güçlük çekiyorum. Birazdan da göreceğiniz gibi eveleyip geveliyorum. İçimden geçenleri aklımda harmanlayamıyorum. Nasıl desem; beyinle alakası olmayan bir yerimiz var ağladığımız veya güldüğümüz kısım. Neresi olduğunu bilmiyorum ama oradan düşündüğüm şeyleri akıl yoluyla bir kalıba koyamıyorum. Çok tuhaf bir his anlayamadığım gibi anlatamıyorum da.
Bir aydır sizlerle en güzel şekilde tanıştırmak istediğim ikiliden biriyle bilgisayar ekranından tanıştım. Adı Aya. Bir Litre Gözyaşı serisinden Aya.

Bir Litre Gözyaşı(One Liter Of Tears) 2005 yapımı 11 bölümlük bir dizi serisi. İzlemek konusunda bayağı geç kaldığımın farkındayım ama iyi ki 18 yaşımdayken izlemişim. İyi ki izlemişim. İyi ki iyi ki, bir sürü iyi kiler.
Dizi Aya'nın yaşantısından alınmış. Her bölüm sonunda yukarıda gördüğünüz gibi gerçek Aya'nın fotoğraf kareleri gösterildi. Bu fotoğraflar bas bas 'İzlediklerin gerçek seni zavallı' diye bağırdı. Ama bana göre filmi gerçek yapan Aya'nın fotoğrafları değil yazdıklarıydı.
O hayatının en renkli günlerinde kendi gerçeğiyle tanışan mükemmel bir kız. Onun gerçeği Omurilik Soğanı Dejenerasyonu hastalığı. Bu hastalığı hiç duymadınız değil mi?
Bizim adını dahi bilmediğimiz bu hastalık onun hayatını değiştirdi...

'Bir Litre Gözyaşı' adına yakışanı yaparak ilk bölümünden son bölümüne kadar ağlattı. Yüzüm hep ıslaktı. Sadece yüzüm mü? Tişörtum bile sırılsıklam olmuştu.
Eğer dram sever biriysen sevgili okur bu diziyi izlemelisin. Gerçi dram diyerek basitleştirmek istemiyorum. Aya gerçek.

Spoiler vermemek amacıyla yazamadıklarım için çok üzgünüm. Bir Litre Gözyaşı'nı sahipleniyorum ve her repliğinden ders çıkarmak için defalarca kez izlemeyi düşünüyorum. Oyunculukların şahaneliğine değinmeyeceğim bile. Japonlar hakikaten işi biliyor. 

Şimdi sıra tanıştığım ikinci kişiden bahsetmeye geldi. Bu defa kokusunu aldığım hatta öptüğüm biri. Adı Ali.

Teyzemi ziyarete gitmiştim sevgili okur. Bayağı kalabalıktık. Balkonda bir sandalyeye oturmuş akrabalarımın anlamadığım muhabbetlerine katılmak yerine manzarayı seyrediyordum. Her zamankinden farklı olarak elinde poğaçalarla tanımadığım bir abla geldi balkona. Aslında tanımam gereken ama tanımadığım bir akrabamdı. Uzun mavi bir elbisesi giyiyordu. Saçlarını aşağıdan topuz yapmıştı. Gözlüklüydü. Çok güzel değildi ama müthiş bir gülümsemeye sahipti.
                                                                                          
Hep birlikte çay içtik-Ben su içtim çay sevmiyorum-. Ayşe ablanın en az peynirli poğaçaları kadar lezzetli ve tatlılık patlaması yaşayan oğlu Arda'nın peşinde koşup durdum. Arda'yı ısırsam yutabilirdim ama hiç pas vermedi bana.

Klasik teyze muhabbetleri yapılırken konuşan kişiye onu dinliyormuş gibi bakışlar atıp durdum ama dinlemedim. Bir ara üniversite konularına girildi. Kim ne kazanmış? X kişi nereyi kazandı biliyor musun? Falan filan…
Tam o sırada arkadaşım aradı. Zamanlaması mükemmel süper kahramanım imdadıma nasıl da  yetişmişti. Hemen odaya geçip uzunca bir telefon görüşmesi yaptım. Tekrar oturma odasına döndüğümde Ayşe ablanın kucağında kıpırdanıp duran Arda'nın tıpa tıp aynısı başka bir Arda daha olduğunu fark ettim. Aslında Arda önümden koşarak geçene kadar onun Arda olduğunu sanmıştım ama ikiz kardeşi Ali'ydi. Annesinin kucağında uyku sersemi bir şekilde kıpırdanıyordu. Kafasını gerisine atmış tavana bakarak ağlamakla homurdanmak arasında kalmış anlamlandıramadığım sesler çıkarıyordu. Uykulu olduğunu düşündüm. Zaten Ayşe abla 'Uykusunu alamamış mı benim yakışıklım?' diyerek Ali'nin başını okşuyordu. İkizler acayip yakışıklıydı. Hemen ikisinden birini ayartıp kollarını öpmeliydim. Nasıl olsa çocukların sevebileceği ablalardandım.

Balkon denizliğine oturdum. Ayşe abla da benim peşimden kucağında Ali'siyle sol önümdeki sandalyeye geçti ve Ali'nin kulağına bir cihaz taktı. Cihaz takan herkes sağır değildir diye düşündüm. Çünkü annesi onunla konuşurken Ali onu duyuyor gibiydi.
Ayşe abla 'Cihazı taktığım için çok kızgın' dedi gülümseyerek. Cidden kızgındı. O ağlamakla huysuzluk karışımı sesine bu defa sinir de eklenmişti. Annesi Iphone’sini ona uzattı ve kulağındaki cihazı çıkardı. Ali’nin keyfi yerine gelmişti. İnsanları duymak istemiyor gibiydi. Evet kesinlikle istemiyordu. Yere uzanıp Youtube’den çizgi film videoları izlemeye başladı. Youtube önerdikçe öneriyordu o da beğendiklerine sevimli bir heyecanla tıklıyordu. Gülümsemesinden masumiyet ve samimiyet fışkırıyordu. Farklıydı. Boynunu dik tutamıyordu, elleri ve ayakları da olması gerektiğinden biraz daha gergin ve çarpıktı. Emeklerken boynu ya sağına ya da soluna düşüyordu.
Ben içten içe Ali'nin hiperaktif bir çocuk olduğu konusunda ısrarcı davranıyordum ama Aya ile benzerliği gözle görülür bir gerçekti. Ali'nin doğuştan gelen bir problemi vardı ve sanırım bu problem Aya gibi omuriliğiyle alakalıydı. Ama normal bir çocuktu. Telefonu kullanışı profesyoneldi ve söylenilen şeyleri anlıyordu. Sağır değildi az duyuyordu. Koltuktan koltuğa atlıyor oradan oraya emekliyordu. Onu izlemek istedim. Ama Ayşe ablanın ona acıdığımı düşünmesini istemediğim için bakmamaya çalıştım. Acımıyordum.
Bir ara Ali babaannesine mandallardan yaptığı şeyi göstermek için teyzelerin bulunduğu odaya geçtiğinde ortama yeni katılan bir teyze: 'Ah yavruuum!' dedi sonra teyzeler peşi sıra 'Allah şifa versin' gibi şeyler söylediler. Ali'ye acımışlardı. Hatta bazılarının gözleri de doldu. O sırada Ali’nin babası da o ortamdaydı. Keyfinin kaçtığını hissettim. Aslında kaçmış gibi de değildi de alışmış gibiydi. Alıştığı bu şeyden nefret ediyor gibiydi. Asla yerinde bir empati kuramam fakat o an başımdan aşağıya kaynar sular döküldü.
Çünkü Ali acınacak bir çocuk değildi. Zor bir hayat yaşıyordu ama başarıyordu. Elinden geldiğince çocuktu. Diğer çocuklara hiç katılmadı ama umursamıyordu da. Kendi dünyasında kimseyi istemiyor gibiydi. Asla birinin onun için gözyaşı dökmesine ihtiyacı yoktu. Bana sorarsanız insanların engellerine karşı sergilenen bu tutum onların hayatını daha da güçleştiriyor. Evet zor bir hayat yaşıyorlar fakat bu onlara bahşedilmiş yaşantı ve bizim anlamamıza imkan yok.
Büyüdüğü zaman yani her şeyin farkına vardığında o teyzelerden yüzlercesiyle karşılaşmak zorunda olan Ali’ye bolca sabır diliyorum. Onu yaşaması olduğundan daha güç bir hayat bekliyor…

Bazen çıkmaza giriyorum sevgili okur. ‘Neden Ali?’ Diyorum. ‘Neden ben saçma sapan sıkıntıları büyütüp engelim haline getiriyorken, Ali gerçekten bir engelin üstesinden gelmeye çalışıyor?’. Sonra Takdiri ilahi diyorum.  Kader diyorum… Ondan sonrasını da benim kafam almıyor zaten.

Kırıntı gelmiş geçmiş en uzun yazısını yazmış oldu. Buraya kadar geldin mi bilemiyorum ama eğer geldiysen görüşlerini bekliyor olacağım.

Şükür dolu hayatlarımız olur inşallah, sağlıcakla kal.